Parti İçi Eğitim Birimi 100. Toplantımızı, Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun Katılımı ile Gerçekleştirdik

Türkiye çapında gerçekleştirilecek CHP Parti Okulu çalışmalarının planlandığı "Parti İçi Eğitim Birimi" toplantılarımızın 100.sünü, Genel Başkanımız Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun katılımı ile gerçekleştirdik.

 

CHP lideri Kılıçdaroğlu'nun, Parti İçi Eğitim Sorumlusu Aytuğ Atıcı koordinatörlüğünde gerçekleştirilen video konferans toplantısında, yaptığı açılış konuşmasında şöyle:

Parti Okulu’nun bilgili, birikimli, öngörüsü olan, genç, dinamik, enerjik gençler yetiştirmesini istiyorum. Dolayısıyla kuşaktan kuşağa bilgimiz aktaracağız, aynı zamanda kuşaktan kuşağa bilgimizi tazeleyeceğiz ve derinleştireceğiz. Bu çerçevede yaptığınız her görev, attığınız her adım, verdiğiniz her bilgi, yetiştirdiğiniz her partili bizim açımızdan son derece değerlidir. Bu bir dayanışma kültürünü aynı zamanda tarihsel süreç içinde 97. yılını kutladığımız Cumhuriyet Halk Partisinin önümüzdeki yüzyıllarda da Türkiye Cumhuriyeti devletine hizmet edecek bir parti olduğu gerçeğini de bir anlamda kabul etmek demektir. 
Biz, İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nde; yüzyılı bitirdik, ikinci yüzyılda neler yapacağız, öngörülerimiz nelerdir bunları ifade ettik. Dolayısıyla İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’nin bu çerçevede çok önemli olduğunu, akademik dünyanın da İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamemizi tartıştığını, siyasetçilerin, özellikle siyasetle ilgisi olan pek çok yazarın, yine İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’ni irdelediğini, görüş beyan ettiğini, eleştirdiğini, övdüğünü de görüyoruz. Bu bizim için son derece değerli bir gelişme. Bu gelişmeyi ve İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi’ni bizim yeni kuşaklara, gençlere öğretmemiz lazım, onlara anlatmamız lazım, neyi hedeflediğimizi söylememiz lazım. 
Geçen bir yüzyılda acılar yaşadık, darbeler gördük, ihtilaller gördük, Genel Başkanlara saldırılar gördük. Bütün bunların hepsini yaşadık aslında. Peki biz ikinci yüzyıla Türkiye’yi taşırken aynı acılarımı göreceğiz, yoksa daha mutlu, daha kalkınmış, müreffeh bir Türkiye’ye mi arzu ediyoruz? Dolayısıyla bizim eğer amacımız oysa geçmişin bütün hatalarından ders çıkarıp sağlıklı ve tutarlı bir geleceği nasıl inşa edebiliriz bunun üzerinde durmak lazım. 
Birkaç konuya değinmek isterim çünkü bunlar çok önemli konular. Dün Erdoğan bir konuşma yaptı, kendi grubunda konuşma yaptı. Erdoğan, sanki iktidar partisinin değil de muhalefet partisinin Genel Başkanı gibi konuştu. Yani baştan başladı sonuna kadar Cumhuriyet Halk Partisini doğal olarak gündemine aldı, çünkü korkuyor Cumhuriyet Halk Partisinden. Neden korkuyor? Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi toplumun her kesimine dokunmaya, toplumun her kesiminin sorunlarıyla ilgilenmeye ve o sorunlara en sağlıklı çözümleri üreten bir parti olduğu gerçeğini Türkiye’nin önüne koymaya başladı. Bugün kahveciden tutun sokaktaki simitçiye kadar, sanayiciden tutun çiftçiye kadar hayatın her alanıyla ilgili bütün sorunları Cumhuriyet Halk Partisi biliyor ve onları çözmek için de çaba harcıyor. Ve çözmek için çaba harcarken aklı, mantığı, bilimi bir araya getirerek, biz bu sorunları nasıl çözeriz diye yola çıkıyor, işin uzmanlarıyla konuşuyor ve sorunların nasıl çözüleceğini de kamuoyuna anlatıyor. 
Dün Erdoğan, mesela öğretmenlerle ilgili bizi suçlamaya başladı. Sayın Erdoğan öğretmenlerle ilgili bizi suçlasın hiçbir itirazım yok ama ağzından şu çıkmalıydı: “Ben en kısa sürede öğretmenler meslek kanununu çıkaracağım. Her 24 Kasım’da öğretmenlere birer maaş ikramiye vereceğim Ey Kılıçdaroğlu duydun mu” deseydi ben buradan kendisini alkışlayacaktım, helal olsun diyecektim. Öğretmenler meslek kanununu çıkarıyorum, her 24 Kasım’da da öğretmenlere birer maaş ikramiye vereceğim deseydi; hiçbir öğretmen yoksulluk sınırının altında maaş almayacak, hepsi yoksulluk sınırının üstünde maaş alacak deseydi ben kendisini alkışlardım. Ama öğretmenler üzerinden bize saldırıyor. Sanıyor ki, öğretmenler kendisini dinleyecek. Hayır efendim, hayır. Bu gerçeği bütün arkadaşların gittikleri her yerde öğretmenlerle muhatap olduklarında anlatmaları gerekir. 
Yine başka bir olay daha var. Ben uyuşturucu gelirleri, kara para, malum bunlara kara para diyoruz yani konusu suç teşkil eden gelirlere kara para diyoruz, bunların vergilendirilmesi gerektiğini söyledim. Erdoğan, “efendim uyuşturucu ticareti yapan, organ ticareti yapan adamdan vergi alacaksın diyor, kara parayı aklamayacaksın, kara parayla devleti dolandırandan vergi alacaksın.” Bu sözler üzerinden beni eleştiriyor. Hayatımda çok cahil gördüm de bu kadar cahil bir insan görmedim. Emin olun yani hayatımda çok cahil gördüm. Çünkü hani belli bir konuda konuşma ama hayatımda bu kadar cahil bir insan hiç görmedim. Söylemek istediğim şu bakın. İnsan kaçakçılığı yapan, organ kaçakçılığı yapan, uyuşturucu kaçakçılığı yapan insanlar gelirlerini yurtdışındaki vergi cennetlerinde toplarlar. Çünkü bilirler ki o parayı buradaki bankaya yatırırsam MASAK görür, beyler bu parayı nereden sağladın diye soru sorar. Vergi cennetlerine yatırdığı zaman da bu soru sorulmaz çünkü zaten vergi cenneti. Neden vergi cenneti deniyor? Denmesinin nedeni de vergilendirilmemiş kazançlar oralarda toplandığı için. Şimdi 2006 yılında AK Parti hükümeti bir kanun getirdi, Kurumlar Vergisi Kanunu 30. maddenin 7. fıkrası. Diyor ki, “vergi cennetlerinden Türkiye’ye para gelirse yüzde 30 oranında vergileyeceğim.” Vergi cennetlerinden, yani Man Adasından, yani başka adalardan eğer Türkiye’ye para gelirse yüzde 30 üzerinden vergilendireceğim, yani kaçakçıyı, uyuşturucu, organ ticareti yapan, çocuk ticareti yapan, kadın ticareti yapan, fuhuş yapan kişilerin yaptığı topladığı gelirler Türkiye’ye gelirse ben vergileyeceğim diyor. Ne zaman? 2006. Hangi yıldayız? 2020’nin sonuna geldik. Bu vergilemenin bir şartı var, vergi cennetleri listesinin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle yayınlanması lazım. Cumhurbaşkanı bir kararname çıkaracak şunlar vergi cennetleridir diyecek ve dolayısıyla o cennetlerden Türkiye’ye para gelirse yüzde 30 oranında vergileyecek. 14 yıl geçti, 15. yıla giriyoruz, Erdoğan bu kararnameyi neden çıkarmıyor? Ve bu kararnameyi çıkarmadığı gibi bir kanun çıkardı, üstelik bir değil birden fazla kanun çıkardı, eğer yurtdışında paranız varsa paranın kaynağına bakmayacağım diyor, ne parası olursa olsun, kimliğinize de bakmayacağım diyor, asla Türkiye’de vergilemeyeceğim, yeter ki getirin parayı diyor. Uyuşturucu parası, kadın ticareti parası, organ ticareti parası, bütün bunların tamamını getir Türkiye’ye diyor bankaya yatır ben senin kimliğini asla sormayacağım diyor. Bu ülkede kefen bezi alırken vergi ödüyoruz, çocuğun altına bez alırken vergi ödüyoruz, otobüse binerken vergi ödüyoruz ama dünyanın uyuşturucusunu kaçırıp Man Adasında tutan ve o parayı Türkiye’ye getiren adam 5 kuruş dahi vergi ödemiyor. Bunlarda din iman var mı, bunlarda ahlak var mı? Ekmek alırken vergi ödeyeceksin, milyarlarını getirecek Türkiye’ye, yalvaracaksın, getir parayı hem vergi almayacağım hem kimliğini sormayacağım diyor. Ben buna itiraz ettiğimde bunlardan vergi al dediğimde de, Ey Kılıçdaroğlu senin söylediğin bu ne sapkınlıktır diyor. Sen misin sapkın ben miyim, sen misin bu ülkeye hizmet eden ben mi, sen misin kaçakçılara sığınan ben miyim kaçakçıları niye vergilemiyorsun diyen? Dediğim gibi hayatımda çok cahil gördüm de bu kadar cahil bir adam görmedim. Kendi çıkardığı kanunu bilmiyor. Kendi kararnamesini yayınlamıyor. Niye yayınlamıyorsun sen?
Bir başka nokta daha, onu da ifade edeyim. Şimdi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar verir, bu karara herkesin uyması lazım. Yani sadece Türkiye değil başka ülkeler de eğer o süreç içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden gelen kararları uygulayacaklarına söz vermiş ve bunu yasalaştırmışlarsa ve bunu da kendi anayasalarına koymuşlarsa herkes ona uymak zorundadır. Selahattin Demirtaş’la ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi karar verdi. Dün yaptığı konuşma, “efendim ben o karara uymam, o karara uymayacağız.” Kimsin sen ya, kimsin? “Şahsım devleti”nde bunu söyleyebilirsin, sen burayı “şahsım devleti” olarak görebilirsin ama unutmaman gereken bir şey var, burası Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devletidir, sana pabuç bırakmaz. Böyle bir tabloyu düşünebiliyor musunuz? Nasıl bir anlayıştan geliyoruz buraya? Efendim Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayacaksınız, alt mahkeme de Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayacak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına da uymayacağız. Hangi kararlara uyacağız? Erdoğan’ın talimat verip, kendi düşüncesi dolayısıyla arzu ettiği kararı çıkaran mahkemenin kararına uyulacak ve burada biz devlete saygıyı bekleyeceğiz. Hayır. Böyle bir olay olmaz bunu asla kabul etmiyoruz. 
Bakın eğitim sırasında tek tek vermeniz gerekiyor bu örnekleri. Yani Türkiye’nin nasıl yönetildiğini, devletin devlet olmaktan çıkarılıp bir kişinin şahsi devleti haline dönüştürüldüğünü anlatmanız lazım. Anayasa Mahkemesine üye atıyorlar, Yargıtay’a geliyor önce, İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı Yargıtay’a geliyor; Yargıtay’da bir kararın altına imza dahi atmamış, Yargıtay’da oturduğu koltuğun minderi daha ısınmamış, oturuyorsunuz siz orada talimat geliyor efendim biz bunu Anayasa Mahkemesine üye tayin edeceğiz. Bakın, ben hiçbir yargıcın siyasi görüşüne karışmam, herkesin siyasi görüşüne de saygı duyarım, ama yargıç yargıç olduğu sürece. İntihal yapan bir kişi yani bilgi hırsızlığı yapan bir kişi, Anayasa Mahkemesine üye olarak atanamaz. Siyasi görüşü A olur, B olur, ama biz biliriz ki bu bir yargıçtır. İntihal yaptığı açık ve net olan ve bu konuda intihali yapılan kişinin de yaptığı açıklamayla berraklaşan bir konuda siz kalkacaksınız bunu Anayasa Mahkemesine hakim atayacaksınız veya hakim seçeceksiniz. İntihal yapan bir üniversitedeki bilim insanı üniversiteden atılıyor. Bir kitaptan intihal yapan bir kişi cezayla yargılanıyor ve mahkum oluyor. Bunlar Türk Ceza Kanununda zaten var, YÖK kanununda zaten var. Siz bu suçu işleyen birisini nasıl getirir de Anayasa Mahkemesine üye yaparsınız.
Bir başka konu değerli arkadaşlarım, o da bana göre son derece önemli. Ben Meclis’te bütçe görüşmelerinde, bir vatandaşın oğlu şehit oldu ona 121 lira 96 kuruş şehit aylığı bağlanmıştı, buna itiraz ettim. Bir AK Parti milletvekili böyle bir şey yok dediler, asla olamaz dediler vs. vs. Ben de döndüm dedim ki, size Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bağlı Sosyal Güvenlik Kurumunun yazısını göndereceğim, bunu göreceksiniz ve orada söylediğim rakamın da doğru olduğunu anlayacaksınız. Kamuoyuna sonra bunu tekrar anlattım, Sosyal Güvenlik Kurumunun yazısını, tarihini, numarasını, 121 lira 96 kuruş şehit aylığı bağladığını açıkladım. Sonra tabi o tarihten bugüne 196 lira küsur olmuş yani aylık değişen bir şey yok. Dün AK Parti milletvekili çıktı, bir basın toplantısı yaptı dedi ki, “o bir polis değil dedi, şehit olan polis değil yani babasına bağlanan aylık. Bu dedi bir vatandaşın aylığıdır. Kılıçdaroğlu orada doğruyu söylememiştir.” Bu neyi gösteriyor biliyor musunuz? Yıllardır söylediğimiz bir konunun AK Parti milletvekili tarafından itiraf edildiğini söylüyor. Şehitler arasında ayrım yapıldığını gayet açık, gayet net bir basın toplantısında itiraf ediyor. Beşiktaş saldırısında şehit olan bizim vatandaşlarımız; polisi de var, sivili de var. Siz nasıl şehitler arasında ayrım yapabilirsiniz? Şehit bizim şehidimiz değil mi? Ben bunu yıllardır söylerdim, ama ilk kez AK Partiden bir milletvekilinin çıkıp basın toplantısıyla şehitler arasında ayrım yapıldığını itiraf etmesi son derece değerlidir. Biz bunu 2 – 3 yıl önce söylediğimizde, şehitler arasında ayrımcılık kalksın dediğimizde ve bu konuda bir kanun teklifi verdiğimizde, hayır efendim şehitler arasında farklılık yoktur bütün şehitlere aynı aylık bağlanmaktadır diyorlardı. Şimdi 2020’nin sonunda geldiğimiz nokta nedir? AK Parti milletvekili çıkıyor diyor ki, şehitler arasında ayrımcılık var. Polis olsa şehit olan polis ona yüksek maaş bağlıyoruz ailesine, eğer şehit bir vatandaşsa ona 120 veya 130 lira bir aylık bağlıyoruz diyor.
Bir başka önemli nokta, onun üzerinde de durmak isterim. Sadece kendi ülkemizden değil dünyadaki gelişmeleri de izlemek ve dünyadaki gelişmeler konusunda da düşüncelerimizi aktarmak zorundayız, artık dünya küçük bir köy görünümünde. Güney Afrika’daki bir olayı biz saniyeler içinde Türkiye’de duyabiliyoruz. Covid dediğimiz bir bela var, evet doğru. Covid’le mücadele var, mücadelenin en etkin yolunun da malum aşı olduğu biliniyor. Şimdi aşı evet üretildi belli yerlerde, belli ülkelerde bunlar satılmaya başlandı ama bu aşıları alacak gücü olmayan ülkelerde yaşayan milyonlarca yoksul insan ne olacak? Dünya Sağlık Örgütü’nü bu konuda göreve davet ettik. Bu aşı artık ticari konu olmamalı. Yani alışveriş konusu olmamalı, Dünya Sağlık Örgütü bu konuda bir rol üstlenmeli, bu aşıyı alıp dünyanın bütün ülkelerine dağıtmalı ve bunun finansmanını da kişi başına geliri 25 bin, 30 bin, 60 bin, 70 bin dolar olan ülkeler finanse etmeli. Böylece dünya bu süreci daha rahat atlatabilmeli diye böyle bir çağrımız oldu. 
Gönderdiğim bir mektup var. 96 sol ve sosyal demokrat partiye gönderdiğim çağrı mektubunun bir paragrafı şöyle: “İnsan ailesinin tüm fertlerinin COVID-19 aşısına erişimini sağlayacak, aşı ve tedaviye erişimin küresel düzeyde kamu malı olarak kabul edilmesini ve insanlık yararına kullanılmasını güvence altına alacak bir kamucu küresel anlaşmaya liderlik yapması için Dünya Sağlık Örgütü’ne her zamankinden daha çok sorumluluk düşmektedir.” 
Dolayısıyla dünyanın bütün sorunlarına çözüm arayan Dünya Sağlık Örgütü diyelim, Gıda Örgütü diyelim, UNICEF gibi örgütler diyelim, bütün bu uluslararası kuruluşların dünyada var olan sorunların çözümün konusunda daha etkin olmalarını istiyoruz. 
Efendim biraz uzattım galiba değil mi Başkan? Hepinize en içten sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum, sağ olun var olun.